


1970'lerin ruhu geri döndü
Takma kirpikler, büyük yaka gömlekler, İspanyol paça pantolonlar... 70'li yıllar Çemberimde Gül Oya ile geri döndü Dizinin iki genç ve başarılı başrol oyuncusu Mehmet Ali Nuroğlu ve Özge Özberk ile 70'li yıllar ile günümüzü karşılaştırdık.
4 EKİM Mehmet Ali Nuroğlu ve Özge Özberk 70'lerin dünyasını; o dönemin sıcaklığını, zorluklarını, politik yapısını, aşklarını, Çemberimde Gül Oya dizisinde yeniden yaşatıyorlar. Genç oyuncular her ne kadar o yıllara hayranlık duysalar da, 'Artık bu çağda yaşamaya adapte olmuşken, her şeyi daha light yaşamaya alışmışken, geçmişe dönmek bizi çok yıpratır" diyorlar.
* Dönem dizisi çekmek kolay değil. 70'lerin dünyasını hata yapmadan yaratmak ve oynamak sizler için ne kadar zor? M: Çağan Irmak usta bir yönetmen. Nasıl bir etki yaratması gerektiğini iyi biliyor. Bizim ekstra düşünmemize gerek kalmıyor. Ama sanat gurubunun işi zor. Biz toplum olarak çarpık bir gelişme yaşadığımız için, 20 sene öncesi bile olsa inanılmaz bir değişim var. Ufacık bir yeri bile 70'lere döndürecekseniz ortadan kaldırmanız gereken çok şey görürsünüz.
DEJENERE TOPLUM OLDUK
* Rolünüzün daha inandırıcı olması için özel bir araştırma yaptınız mı? M: Benim ilgilendiğim bir dönemdi. Okuduğum kitapları tekrar okudum, o dönemi yaşamış insanların yazdığı otobiyografik kitaplar aldım. Ama tabii eylemlere filan katılmadım. Ö: O dönemi, yaşamış kişilerden dinleyerek öğrenmeyi tercih ettim. Babam üniversitedeyken çok zorluklar yaşamış, beş dakika geç kalsa annem paniklermiş. Ama zaten senaryo yeterince bilgi içeriyor. Oradaki diyaloglar, hareketler, Çağan'ın verdiği mizansenler yeterli.
* 70'leri canlandırmak nasıl bir duygu sizler için? M: Teknolojik olarak tabii ki önemli gelişmeler oldu. Türkiye'de ama o dönemki insanların fikirlerine, inançlarına, sahiplenmelerine ve şu anki bizim tavrımıza baktığım zaman büyük bir dejenerasyon var. Ve bu beni rahatsız ediyor. Çok bireyselleştik. Her koyun kendi bacağından asılır gibi utana sıkıla söylenmesi gereken şeyler çok normal geliyor... O yıllara dönmek isterim ama nasıl ayak uydurabilirim bilmiyorum. Ben bu
çağın koşullanmalarını yaşayan bir insanım. Ö: Saçlar, takma kirpikler, ağır makyajlar, degaje yakalar, biraz zor girdim o döneme ben. Ama özel bir doku var orada. Müziklerden kıyafetlere, görüşlere o kadar çok başlık var ki... Ama yine de yaşamak istemezdim. Aşkı sonuna kadar yaşanmış ve sahiplenmişler, inandıkları şeyin çok fazla peşinden gitmişler. Ben o kadar duygusal hissedemezdim. Artık light ve vurdumduymaz olduk.
* Mehmet Ali, gençlik yıllarında o dönemi yaşasaydın devrimci olur muydun? M: Devrimcilik, bir örgütün içinde bir takım insanlarla beraber düşünmeye çalışmaksa bunu yapamazdım. Baskıcı yapılardan hoşlanmam. Ama onların inandıkları şeylere ben de inanırdım. Kötü şeylerden bahsetmiyorlar ama yöntem olarak yakın hissetmiyorum kendimi. Kendimi devrimciyim diye de adlandırmam. İnsanlar için güzel şeyler istemekse evet devrimciyim, birtakım değerleri muhafaza etmek muhafazakârlıksa o zaman muhafazakârım.
* Özge sen aşkı uğruna aileni karşına alıp aşkının peşinden gider misin gerçekte? Ö: Ben konuşarak anlatmaya çalışırdım. Yurdanur bunu denemedi. Aşık olduğu çocuk babasının tamamen tersi bir insandı. Sanırım ben Yurdanur'a göre biraz daha uğraşırdım. Ama Yurdanur kadar derin değilim. Bu dönemde bence aşk yerine önemli olan birbirine duyduğun saygı ve verdiğin değerdir.
* Politik yönü ağır bir dizide oynuyorsunuz. Korkmadınız mı sert tepki gelir mi diye? Ö: Hayır. Bu Türkiye'- nin bir gerçeği. Bunu bilmeyenlere görsel bir şekilde anlatmak gerekiyor. M: Hiç korkmadım. O dönemki siyasi yapıyı anlatmak öncelikli hedef değil. İnsan ilişkilerindeki sıcaklığı ve değerleri anlatıyoruz. Benim için gurur verici bir şey. O dönemler hep yok sayıldı. Bu bazı şeylerin sorgulanması için bir başlangıç olabilir.
*Peki gelen tepkiler nasıl? Ö: Dizi seyretmeyen bir gençlik var. Ama bizi seyrediyorlar ve birbirlerine çaktırmadan ağladıklarını söylüyorlar. M: Riskli de bir şey. Hassas bir dönem, acı çekilmiş. En ufak bir şey kötü şeyler yaşamış insanları kırabilir. Ama bunlarla karşılaşmadık. Diziden sonra bir genç o dönemle ilgili bir tarih kitabı alıyorsa dizi amacına ulaşmıştır.
* Türkiye'deki oyunculuk sektörünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Ö: Sektör inanılmaz gelişti. 85 yeni dizi girmiş. Herkes mi senarist oldu, herkes mi oyuncu oldu. Ama eleme olacak ve kalan kalacak. Keşke daha fazla sinema filmi yapılsa... M: Çok fazla talep de var ki sektör kendini geliştiriyor. Bir yönden sonra sinemaya kayacak sektör. Daha fazla imkan ve daha çok iş bilen insanlar yetişiyor. Türk oyuncular çok yetenekli. Bir Haluk Bilginer mesala dünya çapında bir adam. Fakat teknik eksiklerimiz var. Yönetmenler, ışık tasarımcıları, sahne tasarımcıları, teorisyenler yok. Bunlara ihtiyacımız var ama bunlara yönelik talep yok. Herkes başrol oyuncusu olmak istiyor.
"Elektriğimiz çok farklı"
Aranızda aşk olup olmadığına dair sorular geliyor mu? Yakıştırılıyor musunuz? M: İşin en sevindirici yanı bu işte. Böyle bir soruyla hiç karşılaşmadık. Yolda da benim başıma hiç öyle şeyler gelmiyor. Genç kızlar çığlıklar filan atmıyor. İnsanlar gözleri dolu dolu teşekkür ediyorlar. Bu dizinin anlattıkları kalplerine dokunuyor ve bu daha önemli onlar için. Ö: Bizim elektriğimiz çok farklı. Mehmet Ali'yi çok seviyorum. İyi bir oyuncu, iyi bir arkadaş. Birbirimize problemlerimizi anlatıyoruz.
Buge CANKAT
Yol Yordam Bilsem Hemen Evleneceğim
18 yaşında “Bizimkiler” dizisinde başladığı oyunculuk serüvenine devam eden Özge Özberk, “Kırık Kanatlar” dizisinden ayrıldıktan sonra yeni projeler için kolları sıvadı. Şampuan reklamı için gittiği Uzakdoğu dönüşünde Kelebek’e konuşan Özberk, 3 yıldır Hayım Sadioğlu’yla birlikte olduğunu belirtip “İşe nereden başlamam gerektiğini bilsem hemen evleneceğiz” dedi…
Şampuan reklamı için Uzakdoğu’ya Phuket’e gittiniz, nasıl geçti çekimler?..
- Phuket Adası’nda paket oldum. Bir daha gideceğimi sanmıyorum, korkunç bir memleket. Herkes Puket Puket diyor ama ben bir ’puket’ göremedim. İnsan bir araştırma yapar güzel mi değil mi diye. Gittik yağmur, çamur… İki gün set ertelendi zaten.
İki katlı uçakla uçtunuz yani…
- O kadar bussiness gitmişim ki ben biletimi gösterir göstermez sizi üst kata alalım dediler. Uçağa binişimden inişime kadar 10 sayfa yaşadıklarımı yazdım. Çok komikti, annem diyor ki, “Kızım baktın gate’i bulamadın boşver, dönüş biletin var, ilk uçakla geri dönersin”… Koptum gülmekten. 16 saat ’anneee’ dedim… İlk defa bu kadar uzun yolculuk yapıyorum ve yalnızdım. Uzakdoğu bana çok korkunç geliyordu zaten.
Korkuyorum Uzakdoğu’dan dediniz. Tek başınıza gitmişsiniz oralara, nasıl yaklaşımlar vardı size karşı?
- Vallahi evet korktum. Uzakdoğu ya, bana pek bir uzak geliyordu (gülüyor), çekiniyordum işte, köpek falan kesiyorlar diye. Allah’tan yemek zorunda kalmadım. Ama çok yardımsever ve şeker insanlarmış. Ben sete gittim bir anda kendimi oturtulmuş, kucağımda yastık, ayaklarım suda, masaj yapılıyor, ellerim manikürde, kafam arkaya dayanmış masajda buldum. Görmeliydin yüzümdeki gülümsemeyi. Çok komikti durumum. Kit adında bana yardım eden asistan bir kız vardı. Her 5 dakikada bir gelip, “Bir şey ister misiniz” diye soruyordu. O kadar ilgilendi ki, artık ben sonunda “Kit, git” derken buldum kendimi (gülüyor). Sonra Türkiye’den Özge Özberk diye tanıtıyorlar. Herkes ’aaa’ diye fotoğraf çektiriyordu. Bir de dönüşte orada çok fena bir korku yaşadım…
Niye ki, ne oldu?
- Orada tsunami, felaket durumu var ya, havaalanında check’i yaptırdım, kapıyı arıyorum, ordan oraya koşuştururken, kafamı bir çevirdim belki 1500 tane öğrenci, bunun 1300’ü kız ordusu bana doğru koşuyor. Dedim ki burada bu kadar popüler olamam herhalde! Çekildim kenara. Dedim ki, herhalde uçak kaçıyor da koşuyorlar ama bu kadar çığlık çığlığa niye gitsinler? Elinde pankartlı bir kızı çektim sordum ne oluyor diye. Tayland’ın en ünlü popstarı uçaktan inmiş. Kapılara çığlık kıyamet üşüştüler bunlar. Acayip korkmuştum o anda.
Kıyafet aldınız mı kendinize?
- İstanbul’da daha fazlası var, biliyor musun! Üstelik nasıl pahalı anlatamam… Turistleri kazıklıyorlar vallahi… İki mumluk aldım bir de kimono tarzı bir şey…
AMERİKA’YA GİDİYORUM
Orada Amerikalı bir oyuncu koçunuz ve yönetmeniniz olmuş… Belki sizin de Hollywood yolunuz düşer…
- Evet… Kim, Amerikalı ve kocası Türk. Türk insanlarına aşırı düşkünlüğü ve sevgisi var. İnanılmaz iyi bir oyuncu koçu ve yönetmen. New York’ta yaşıyor. Kadınla o kadar anlaştık ki, beni kendi kardeşi gibi gördü. Çekimlerden 2 hafta sora Amerika’ya gittik, eşiyle birlikte yemek yiyip, buluştuk… Hálá yazışıyoruz. Geçenlerde Lübnan’da çok yakın dostlarım var, mahsur kaldılar, “Dua et” diye yazdı bana. Hollywood ise… Bakın, işte burada Hollywood (gülüyor ve Hollywood yazılı küllüğü gösteriyor)… Hollywood evimizde, Evimiz Hollywood’da… Ben gitmedim o bana geldi. Şaka bir yana nerede işini yapıyorsan taşlarını cebine doldurmadan, birikimini yapmadan, o taşlarını orada saçma cesaretin yoksa gidemezsin Hollywood’a. Burada o kadar donanımın olmalı ki seni geri çevirmemeliler. Ya da çok sıkı arkanın olması geriyor.
Her iş için geçerli değil mi ama bu dediğiniz. Birikimin olsa da eğer çevren ve arkan yoksa bir yere ulaşman zor…
- Birikimsiz olsan da çevren varsa yapıyorsun evet. Birikimsiz olanların oynadığını da gördük… Ama o cesareti bulman için kendine çok çok güvenmen gerekiyor. Başta tabii bir dil problemi var. Ben bu yıl 3 ay kalıp Amerika’da dil sorununu tamamen halledeyim demiştim ama diziden ve işlerden fırsat bulamamıştım. Bu sene dizi işini bitirip bu işi halletmek istiyorum.
Kırık Kanatlar’dan ayrıldınız… Neden?
- Senaryo ile ilgili çok büyük problemlerim vardı, olmadı. Rolün ilerisini göremediğim ve huzursuz olduğum için ayrıldım…
Sinema projesi var mı peki?
- Evet, Özcan Deniz’in ’Ya Sonra’ adlı bir hikayesi vardı ama ertelendi… Osman Sınav’ın ’Pars’ adlı filminde narkotik polisi oynayacağım. Operasyonlara falan katılacağım. Artık coşmak ve koşmak istiyorum. Yeter bu kadar ağır abla ve duygusal roller…
Koşmayı ve coşmayı becerebilecek misiniz peki?
- Vallahi ben koşmaya başladım, gerçi GORA’da biraz koşmuştum ama tabii bu ayrı bir koşturma olacak…
Peki, şimdi bir evlilik de söz konusu sanırım yakın zamanda…
- Evet, nişanlım Hayım’la biri bizi yönlendirsin diye bekliyoruz. Bu işlere nereden başlanır, nasıl bir şey istiyoruz bilemiyoruz. Her genç kızın hayali durumunu ben yaşamadığım için ne yapacağımı bilmiyorum. Aslında tarih şu, şurada düğününüz var deseler hemen koşup evleneceğiz. Her şeye olur diyecek bir havadayım. Ama sanırım yılbaşından sonra plan yapacağız ve uğraşacağız. Bu yaz nişanımız olmuştu, iki yıldır beraberiz. Ben 30, Hayım 34 yaşında, artık vaktimiz geldi. Küçükken ben evlenmem derdim ama doğanın kanunu galiba evleniyoruz işte. Doğru adamı buldun mu tamam ve ben de buldum…
Ne işi yapıyor nişanlınız?
- Maden işletmeciliği yapıyor. Sivas’ta bir demir madeni var, patlatıyor dağları, çıkarıyor demirleri. Zor işi var. Ben gittim gördüm, inceledim. Çok zor işi, bir geliyor yüzü kıpkırmızı.
Ne olacak soyadınız evlenince?
- Sadioğlu… Ama Özberk iyidir yine de… Tabii Özge Özberk bir şarkıcı ismi olarak iyidir (gülüyor). Ayvalık’ta dış çekim yaptığımız zaman çoluk çocuk imza alıyorlardı. Bir tanesine “Özge Özberk, sevgilerimle” yazdım. Bana “Ablaaa, sen şarkıcı mısın ya?” dedi. “Yok canım dizi çekiyoruz” dedim. Tabii ki bilmek zorunda değil ama çok gülmüştüm.
Yeni dizisinde Zuhal Olcay’la oynayacak
Ayşe Kulin’in Geniş Zamanlar kitabından Mahinur Ergun’un senaryolaştırdığı dizide Zuhal Olcay’la birlikte başrol oynayacağım. Dizide alt tabaka bir ailede doğmuşum ve Türkiye’nin en ünlü avukatına giden bir kadının kızıyım ben. Fakat avukatın çocuğu olmadığı için beni büyütüp, okutuyor. Zehra’yı, yani beni üniversitede okutup, yurtdışına gönderip üst düzey bir kız haline getiriyor. Sonra avukatın eşi rolündeki Zuhal Olcay’dan bir kızı oluyor ve beraber büyüyorlar, ona ablalık yapıyor Zehra… O kadar şanslıyım ki oyuncuların çok iyi olmasından yana… Hiç aklımda dizi yokken aklımı çeldiler…
Röpörtaj : Dilek DALLIDAĞ
Orjinali Hürriyet Gazetesi’nin 03.10.2006 tarihli yayımının Kelebek ekindedir. (Sf.13)

Özberk zaman tünelinden çıkamıyor
Dönem projelerinin vazgeçilmez oyuncusu Özge Özberk, şu günlerde hem ''Sinekli Bakkal'' dizisi hem de Murat Saraçoğlu'nun ''120'' isimli tarihi filminde oynuyor. Yaza doğru da ''G.O.R.A.''nın devamı olarak çekilecek taş devrinde geçen ''AROG'' filminde rol alacak
Abdullah Malkoç/MİLLİYET
Çemberimde Gül Oya, Kırık Kanatlar gibi dönem dizilerinde canlandırdığı rollerle dikkatleri üzerine çeken Özge Özberk, bu kez günümüze uyarlanan bir edebiyat eserinin ekran versiyonunda başrol oynayacak. Özberk, Türk edebiyatının usta isimlerinden Halide Edip Adıvar'ın ''Sinekli Bakkal'' isimli romanından aynı adla çekilen dizide ''Rabia'' karakterini canlandıracak. ATV'de yayınlanacak Pastel Yapım imzalı dizide, İkinci Meşrutiyet öncesi farklı sosyal sınıflardan kahramanların yaşamları beyazcama taşınacak. Senaryosunu Gökhan Aktemur ve Şirin Aktemur Toprak'ın kaleme aldığı dizide Özberk'e Mazlum Kiper, Şemsi İnkaya, Sermin Hürmeriç, Erkan Sever eşlik edecek. Dizide rol alacak jön oyuncuyu hâlâ bulamadıklarını söyleyen Özberk, bir yandan da Kurtuluş Savaşı yıllarını anlatan Murat Saraçoğlu'nun ''120'' isimli filminde oynuyor.
Daha önce ''Sinekli Bakkal''ı okumuş muydunuz?
Ortokul - lise yıllarında okullarda okumuştuk ama proje geldiğinde içinize işlemesi için her şekilde onunla yatıp, onunla kalkmanız gerekiyor.
Anında okudum
Teklif geldiğinde nelere dikkat ettiniz?
Hemen bir ''Sinekli Bakkal'' kitabı hediye edildi bana Pastel Yapım'dan. Anında okudum. Beni inanılmaz heyecanlandırdı. Rabia'yı çok sevdim, dolayısıyla bu kadar zor bir yükün altına girmeyi, oyunculuk anlamında gerçekten sınırlarımı zorlayabileceğim bu rolü kabul ettim. Aslında Rabia dışında bütün roller öyle. Kız Tevfik de, anne de, dede de. Bir de Meşrutiyet yıllarından bu yana hayata bakış açısı bu kadar mı değişmemiş? Hepimiz aslında etrafımıza baktığımızda birçok Rabia ile karşılaşıyoruz.
Rabia, nasıl bir genç kız?
İdealleri uğruna birçok şeyden vazgeçen kızlar çok var etrafımızda. Bu da beni çok etkiledi. ''Çemberimde Gül Oya'' dizisindeki Yurdanur da kendi idealleri uğruna birçok şeyden vazgeçen bir karakterdi. Rabia'nın kendi dünyasında bu imkânları çok daha kısıtlı.
Bir aile çatısı altında dedenin konağı satmamak için torununu ev sahibiyle evlendirmek istemesi, bir yandan kızın bir müzisyene âşık olması, kız tamamen bunu sanat çerçevesi altında ve müziğe olan aşkıyla bağdaştırarak yapıyor. Çünkü aşk nedir, el ele tutuşmak nedir bilmiyor. Kabuğun içinde büyümüş, hep o kabuğu kırmak istiyor ama ''hayır kapat o kabuğu'' diye üzerine çullananlar olmuş.
Siz gerçek yaşamda Rabia gibi bir kaos yaşasanız, tercihleriniz ne yönde olurdu?
Çok şükür olmadı. Ne istiyorsam sadece ona yoğunlaşıp sonuna kadar peşinden gidiyorum.
'Kur'an - ı yarılamıştım'
Kitapta Raiba,hafız yani Kur'an okuyor, siz de okuyacak mısınız?
Evet, Rabia kitabın orijinalinde hafız. Mukabelelere gidiyor. Sesi inanılmaz güzel, nam salıyor gırtlağı ve sesiyle aranan biri oluyor. Hiç nota bilmediği halde ilahiler okuyor. Ben de Pregrini'nin piyanosuna eşlik edebileceğim bir parçaya hazırlanacağım. Bu şarkı Türk Sanat Müziği normlarımda olacak. Zaten ben de Kur'an okuyorum. Rahmetli anneanneciğim ilkokul yıllarında öğretti, her gün bir sayfa okuyarak yarıya gelmiştim. Arapça okuyabiliyorum. Kitapta da Rabia mukabeledeyken onu dinlemek için ağaçlara çıkanlar anlatılır.
Tarihi dizilerin aranılan oyuncusu olmanızın nedeni ne?
1994'te oyunculuğa başladım, çok minimal oynadığım için oyunculuğumla çok özdeşleştiriyorum. Çok duru oynadığım için dönemlere uyuyor. Ağırlığı, bakışı her şey duyguya dayalı. Aslında çok enerjiğimdir. Yaşam doluyum. Oynadığım karakterlere ters bir yapım vardır.
'Yaza bebek istiyoruz'
Sinema projeniz var mı?
Şimdi Safranbolu'da Murat Saraçoğlu'nun ''120'' isimli filmini çekiyoruz, orada da ağır bir dramanın içindeyiz. Bir de ''G.O.R.A.''nın devamı ''AROG'' için bekliyoruz. Mayıs sonu gibi onu çekeceğiz. ''AROG'' da Taş Devri'nde geçiyor, günümüzü yakalayamıyorum bir türlü. Gittikçe de daha geçmiş dönemleri oynuyorum. Yakında toz bulutunu canlandıracağım (Gülüyor). Şubat ayında ''120'' filmi vizyona girecek. İki hafta sonra çekimleri bitiriyoruz. Sadece bir savaş değil, perde arkasında kadınların savaşa gidenlerin ardından yaşadıkları ve Sarıkamış'ta 120 çocuğun kar, kış, kıyamet demeden orduya her şeyleriyle yardımcı olmaları ve vatan için cepheye gitmelerini anlatıyor.
Geçen yaz işadamı Hayim Sadioğlu ile evlendiniz, nasıl gidiyor evlilik?
Çok harika gidiyor. dördüncü ayımızı doldurduk. İşim konusunda da çok büyük destek veriyor. Şimdi eşim, ailesi, benim ailem çok mutlu ve heyecanla Sinekli Bakkal dizisini bekliyorlar. Koşuşturma biraz yavaşlasın yaza bebek istiyoruz.
- Zor koşullarda çalışıyoruz ama ekibimiz çok sağlam. Bu duygusal hikaye, bizim de çabamızla seyirciye mutlaka yansıyacaktır. Bundan eminim.
O etkileyici sahnelerin çekimleri sırasında, sette nasıl bir rah hali hakim?
- Dün 120 çocuğun dönüşünü çektik. Zombi gibi geliyorlardı. Bir tanesinin gerçekten ayakları soğuktan morarmıştı. Bu sahneden sonra Özhan Bey’le oturup ağladık. Az önce söylediğim gibi, film bittikten sonra kendimi zor toparlayacağım.
Anneniz Hülya Hanım sizi buralarda yalnız bırakmamış bu arada; sürekli yanınızda… Neden?
- Evet, annem gezgindir ve tarih hastasıdır. O yüzden “Ben de geleyim” dedi, kabul ettim. Bugün çekim sonrası birlikte Van Kalesi’ne gideceğiz mesela…
Tarih sevgisi annenizden mi geçti bilmem ama, siz hep dönem filmlerinde rol alıyorsunuz. Bu sizin seçiminiz mi yoksa öyle mi denk geldi?
- Böyle denk geliyor. Açıkçası şikayetçi de değilim, aksine hoşuma gidiyor. Modern dizilerden de teklifler geldi. Hatta bunlardan dördü şu an yayında… Ama dönem işleri benim oyunculuğumla daha çok örtüşüyor. Seçme hakkımı bu yönde kullanıyorum. 80’lerde yaşamadım ama o dönemi sette öğrendim. Kurtuluş Savaşı’nı okuduklarım dışında bilmiyorum, bu savaşı da yaşadım. Şimdi Van’ın kurtuluşunu canlandırıyoruz. 120 çocuğun o inanılmaz fedakarlıklarına şahit oluyoruz. Daha ne olsun…
Gerçekten zor projeler… Oyunculuğunuza güveniyor olmalısınız…
- Takdir elbette seyircinin, ama ben de oyunculuğuma güveniyorum gerçekten.
“Sinekli Bakkal”da da yine dönem kadınısınız…
- Bu şans mı, ben de bilmiyorum artık… Halide Edip Adıvar gibi büyük bir yazarın romanını uyarlıyoruz. Çok mutluyum.
Ya oradaki karakteriniz?
- Rabia adında bir genç kız… Baskıcı bir dedenin karşısına dimdik durmaya çalışan, müzik aşkıyla yanan ve okumak isteyen biri Rabia… “Baba Beni Okula Gönder” kampanyasını dizimizde yaşatacağız bir bakıma… Birazcık etkimiz olursa ne mutlu bize… İnanılmaz bir kadro kuruldu. Kötü dedeyi Şemsi İnkaya oynuyor. Ayrıca Uğur Polat, Zuhal Gencer, Sermin Hürmeriç, İsmail Hacıoğlu var… Kadro süper yani…
Cem Yılmaz’ın “Arok”unu da pas geçmeyelim… Sıradaki projelerden biri, değil mi?
- Evet, bu ay sonu teaser çekeceğiz. Film taş devrinde geçecek. O da dönem filmi sayılabilir. Açıkçası çok heyecanlıyım.
- Hollywood hayalleriniz var mı?
- Bu hayal değil. Siz işinizi doğru şekilde, hakkıyla yapar ve kendinizi o işe tamamen verirseniz, sizi mutlaka fark edeceklerdir.
Oyunculukta sizin ya da belki eşinizin koyduğu sınırlar var mı? Mesela buralara gelmeniz sorun yarattı mı?
- Hayır… Doğuda sıkıntılı bir dönem yaşandığı için biraz tedirginlik oldu ama şimdi iyi ki gelmişim diyorum. Önümüz Van Gölü, arkada Artos Dağları…. İnanılmaz bir görüntü.
Eşiniz cüretkar sahnelerde yer almanıza ne der?
- Kıskanabilir tabii, ama şunu anlamak gerek: Ben orada Özge olarak yer almıyorum. Her oyuncunun rolün hakkını vermesi gerekir, yoksa orada işiniz olmaz! Ben oyuncuyum, sonuna kadar oynarım.
Peki bu, işin eğitimini alanlara haksızlık değil mi?
- Bu işi hakkıyla yapıyorlarsa yapsınlar, sorun değil. Ben 14 yıldır bu işin içindeyim ve geldiğim yeri iyi biliyorum. Çok fazla gözlem yaptım, sürekli yeni şeyler öğrenmeye çalıştım. BKM’deydim ve çok güçlü oyuncuların içinde yetiştim. Bana düşen, iyi projelerde yer almak ve o projelerin hakkını vererek oynamak.
6 gündür 2500 metrede çekim yapıyoruz
- Burak Bey, çekimler sırasında çok üşüdüğünüz her halinizden belliydi…
Üşümemek mümkün değil ki… 6 gündür 2500 metrede çekim yapıyoruz.
- Sizin bu filmdeki rolünüz nedir?
İki farklı rol oynuyorum. Biri bu 120 çocuğu Van’a götürmeye çalışırken, şehir girişinde hayatını kaybeden Musa Çavuş… Diğeri de Musa Çavuş’un ağabeyi… O da Van’ın ileri gelenlerinden, zengin bir silah tüccarı. Çetelere silahı temin ediyor, sonra kardeşinin de o silahlardan biriyle öldüğünü öğreniyor.
- Taban tabana zıt iki karakter yani…
Evet, ağabeyi ile kardeşi çok farklı. Kardeşi kendini tamamen ülkesine vermiş bir adam. Ama ağabeyi hemen Van’dan kaçıp İstanbul’a gitme derdinde… Ama çok geçmeden yeğeni de, kendi çocuğu da ölüyor. Bu gerçek hikayeden yola çıkılan bir film. Çok büyük bir dram. Çok ağladık çekimlerde. Özhan Eren “Her kar yağdığında bu 120 çocuğu hatırlayalım” diyor. Bu film gerçek bir olayı anlattığı ve yakın tarihimize ışık tuttuğu için çok çok özel… Bence desteklenmesi gerek. Bakın dünya sinemasına, önce kendi tarihlerini işliyorlar, sonra fantastik, sürrealist ve epik sinemaya geçiyorlar.
| | |
| |
| |